
Konuşan Saat Kulesi ve Zamanı Durduran Çocuk
Bir varmış, bir yokmuş…
Dağların arasından kıvrılarak geçen küçük bir nehrin kenarında Saatler Kasabası adında güzel bir yer varmış.
Bu kasabada her şeyin bir zamanı varmış.
Sabah olduğunda fırıncı Hasan Usta dükkânının kapısını açar, mis gibi ekmek kokusu sokaklara yayılırmış. Öğle vakti çocuklar okuldan çıkar, meydandaki çeşmenin çevresinde koştururmuş. Akşam olduğunda dükkânlar kapanır, evlerin pencerelerinde sarı ışıklar yanmaya başlarmış.
Kasabanın tam ortasında ise çok eski bir saat kulesi bulunurmuş.
Bu kule o kadar yüksekmiş ki tepesindeki saati görmek isteyenlerin başlarını iyice geriye yatırması gerekirmiş.
Kasabadaki herkes ona Büyük Saat dermiş.
Büyük Saat yüzlerce yıldır hiç durmadan çalışırmış.
Tik…
Tak…
Tik…
Tak…
Gece gündüz demeden zamanı gösterirmiş.
Fakat kasaba halkının bilmediği bir şey varmış.
Büyük Saat konuşabiliyormuş.
Ama yalnızca gerçekten dinlemeyi bilenler onun sesini duyabilirmiş.
Her Şeye Yetişmek İsteyen Aras
Saatler Kasabası’nda Aras adında meraklı bir çocuk yaşarmış.
Aras’ın yapmak istediği o kadar çok şey varmış ki bir gün ona hiçbir zaman yetmezmiş.
Sabah uyanınca annesi:
“Aras, kahvaltını yap,” dermiş.
Aras hemen:
“Vaktim yok!” diye cevap verirmiş.
Okuldan döndüğünde arkadaşları oyun oynamaya çağırırmış.
Aras onlarla biraz oynar, sonra birden:
“Eyvah! Yapacak başka şeylerim vardı!” diyerek eve koşarmış.
Kitap okumak istermiş.
Resim yapmak istermiş.
Bahçede oynamak istermiş.
Büyükbabasını ziyaret etmek istermiş.
Uçurtma yapmak istermiş.
Hepsini aynı anda yapmaya çalışınca hiçbirini tam olarak bitiremezmiş.
Bir akşam annesi ona:
“Zamanı kovalamayı bırakmalısın Aras,” demiş.
Aras şaşırmış.
“Ben zamanı kovalamıyorum ki!”
Annesi gülümsemiş.
“Bazen öyle hızlı yaşıyorsun ki yaptığın şeylerin tadını çıkarmayı unutuyorsun.”
Aras bu sözleri pek anlamamış.
O gece yatağına girdiğinde hâlâ yapamadığı şeyleri düşünüyormuş.
“Keşke zamanı durdurabilsem,” demiş.
“Bir gün boyunca herkes dursa ama ben hareket edebilsem. O zaman her şeye yetişirdim.”
Tam o sırada pencereden garip bir ses gelmiş.
Tik…
Tak…
Tik…
Tak…
Sonra kalın ve yavaş bir ses duyulmuş:
“Bundan emin misin?”
Aras yatağından fırlamış.
“Kim konuştu?”
Ses yeniden gelmiş:
“Ben.”
Aras pencereden dışarı bakmış.
Sokakta kimse yokmuş.
Sadece uzaktaki saat kulesi görünüyormuş.
“Büyük Saat?”
“Evet.”
Aras’ın gözleri büyümüş.
“Sen konuşabiliyor musun?”
“Yüzyıllardır.”
“Peki neden seni daha önce duymadım?”
Saat cevap vermiş:
“Çünkü daha önce dinlemek için hiç durmadın.”
Gizli Kapı
Aras montunu giyip sessizce evden çıkmış.
Kasaba meydanına geldiğinde saat kulesinin altında daha önce hiç görmediği küçük bir kapı fark etmiş.
Kapının üzerinde şöyle yazıyormuş:
Zamanı değiştirmek isteyen, önce onun değerini öğrenmelidir.
Aras kapıyı açmış.
İçeride yukarı doğru uzanan taş merdivenler varmış.
Merdivenleri çıkmaya başlamış.
Bir süre sonra kendisini dev dişlilerin bulunduğu büyük bir odada bulmuş.
Her yerde saat mekanizmaları çalışıyormuş.
Tik…
Tak…
Tik…
Tak…
Odanın ortasında altın renkli küçücük bir anahtar duruyormuş.
Büyük Saat’in sesi duyulmuş:
“Bu, Zaman Anahtarı.”
Aras heyecanlanmış.
“Bununla zamanı durdurabilir miyim?”
“Evet.”
Aras hiç düşünmeden anahtarı almış.
“Harika!”
Saat uyarmış:
“Fakat—”
Aras sözünü kesmiş.
“Sadece biraz kullanacağım.”
Anahtarı duvardaki küçük kilide yerleştirip çevirmiş.
Bir anda…
Her şey sessizleşmiş.
Tik sesi kesilmiş.
Tak sesi kaybolmuş.
Rüzgâr durmuş.
Ağaçların yaprakları hareket etmiyormuş.
Aras pencereden dışarı bakmış.
Havada uçan bir kuş olduğu yerde donmuş.
Çeşmeden akan su bile havada asılı kalmış.
Zaman durmuş.
Dünyadaki En Uzun Gün
Aras sevinçle dışarı koşmuş.
“Başardım!”
Önce evine gitmiş.
Oyuncaklarını çıkarmış ve saatlerce oynamış.
Sonra yarım bıraktığı kitabını okumuş.
Ardından resim yapmış.
Daha sonra bahçeye çıkıp top oynamış.
Canı sıkılınca kasabanın sokaklarında dolaşmış.
Başlangıçta her şey harika gelmiş.
Kimse ona acele etmesini söylemiyormuş.
Hiçbir yere geç kalmıyormuş.
Saatler ilerlemiyormuş.
Fakat bir süre sonra Aras garip bir şey fark etmiş.
Konuşabileceği kimse yokmuş.
Arkadaşı Efe meydanda durmuş, elindeki topu atmak üzereyken donup kalmış.
“Efe?”
Cevap yokmuş.
Annesi mutfakta durmuş, gülümseyerek ona bakıyormuş ama hareket etmiyormuş.
“Anne?”
Yine cevap yokmuş.
Aras büyükbabasının evine gitmiş.
Büyükbabası koltuğunda oturmuş, elindeki kitabın sayfasını çevirmek üzereymiş.
“Dede, ben geldim!”
Sessizlik…
Aras ilk kez zamanın yalnızca saatlerden ibaret olmadığını düşünmeye başlamış.
Zaman ilerlemediğinde insanların gülüşleri de ilerlemiyormuş.
Sohbetler devam etmiyormuş.
Oyunlar tamamlanmıyormuş.
Güneş batmıyormuş.
Yeni bir sabah gelmiyormuş.
Anahtar Kayboluyor
Aras cebine uzanmış.
“Tamam, yeter. Zamanı yeniden başlatacağım.”
Fakat Zaman Anahtarı cebinde değilmiş.
Diğer cebine bakmış.
Yok.
Montunu aramış.
Bulamamış.
Aras paniğe kapılmış.
“Anahtarı kaybettim!”
Kasabanın her yerinde aramaya başlamış.
Meydana bakmış.
Evine bakmış.
Bahçeye bakmış.
Okula kadar gitmiş.
Anahtar hiçbir yerde yokmuş.
Sonunda saat kulesine dönmüş.
“Büyük Saat! Yardım et!”
Cevap gelmemiş.
“Lütfen!”
Sessizlik…
Aras bir anda hatırlamış.
Zaman durmuştu.
Büyük Saat de durmuştu.
Şimdi tamamen yalnızdı.
Küçük Bir Hatanın Büyük Dersi
Aras kulenin basamaklarına oturmuş.
İlk kez acele etmiyormuş.
Çünkü acele etmenin hiçbir anlamı kalmamış.
Başını ellerinin arasına almış.
“Keşke seni dinleseydim,” demiş.
Tam o sırada merdivenlerin kenarında küçük bir parıltı görmüş.
Eğilip baktığında minik bir yazı fark etmiş:
Kaybettiğin şeyi bulmak için geçtiğin yolu hatırla.
Aras düşünmeye başlamış.
Anahtarı aldıktan sonra ne yapmıştı?
Koşarak eve gitmişti.
Oyuncaklarıyla oynamıştı.
Kitap okumuştu.
Resim yapmıştı.
Bahçeye çıkmıştı.
Bu kez aynı yolu yavaşça yürümeye karar vermiş.
Eve ulaştığında oyuncaklarının arasına dikkatlice baktı.
Yoktu.
Kitabının çevresini kontrol etti.
Orada da değildi.
Sonra yaptığı resme baktı.
Resimde saat kulesini çizmişti.
Birden hatırladı.
Resim yaparken cebinden kalem çıkarırken yere metal bir şey düşmüştü.
O sırada önemsememişti.
Masanın altına eğildi.
Altın anahtar oradaydı!
Aras sevinçle anahtarı aldı.
Ama bu kez koşmadı.
Dikkatlice saat kulesine geri döndü.
Zaman Yeniden Başlıyor
Kulenin tepesine çıktı.
Anahtarı kilide yerleştirdi.
Çevirmeden önce durdu.
“Büyük Saat beni duyabiliyorsan özür dilerim,” dedi. “Seni dinlemeden hareket ettim.”
Sonra anahtarı çevirdi.
Tik…
Bir saniye geçti.
Tak…
Bir saniye daha…
Rüzgâr yeniden esmeye başladı.
Kuş gökyüzünde uçtu.
Çeşmenin suyu yere düştü.
İnsanlar yürümeye devam etti.
Dünya yeniden hareket ediyordu.
Büyük Saat’in sesi duyuldu:
“Hoş geldin, Aras.”
Aras rahatladı.
“Çok korktum.”
“Ne öğrendin?”
Aras biraz düşündü.
“Zamanın çok olmasının her şeyi güzel yapmadığını.”
Saat sessizce çalışmaya devam etti.
Aras ekledi:
“Bir de zamanı durdurmak yerine ne yapacağıma karar vermeyi öğrenmem gerektiğini.”
“Başka?”
Aras gülümsedi.
“Bazen yavaşlamam gerektiğini.”
Büyük Saat’in sesi yumuşadı.
“İşte şimdi zamanı anlamaya başladın.”
Büyükbabanın Saati
Ertesi gün Aras büyükbabasını ziyarete gitti.
Bu kez acele etmiyordu.
Büyükbabası bahçede oturmuş çay içiyordu.
“Bugün yapacak çok işin yok mu?” diye sordu.
“Var.”
“Peki neden acele etmiyorsun?”
Aras yanındaki sandalyeye oturdu.
“Çünkü önce seninle oturmak istiyorum.”
Büyükbabası gülümsedi.
Bir süre birlikte kuşları izlediler.
Aras daha önce bu kadar uzun süre sessizce oturmamıştı.
Kuş seslerini fark etti.
Rüzgârın ağaçlarda çıkardığı sesi duydu.
Çayın kokusunu aldı.
Büyükbabasının yüzündeki gülümsemeyi gördü.
O anda annesinin söylediği sözün anlamını anladı.
Yaptığın şeyin tadını çıkarmak…
Belki de buydu.
Büyükbabası cebinden eski bir saat çıkardı.
“Bunu sana vermek istiyorum.”
Aras şaşırdı.
“Gerçekten mi?”
“Evet. Ama sana zamanı hatırlatması için değil.”
“Neden?”
“Zamanın değerini hatırlatması için.”
Aras saati dikkatlice aldı.
Zamanın Gerçek Sırrı
Yıllar geçmiş.
Aras büyümüş.
Saatler Kasabası değişmiş.
Yeni evler yapılmış, yeni dükkânlar açılmış, çocuklar büyümüş.
Fakat Büyük Saat hâlâ meydanın ortasında çalışmaya devam etmiş.
Tik…
Tak…
Tik…
Tak…
Aras ne zaman kendisini çok acele ederken bulsa cebindeki eski saate bakarmış.
Sonra kendisine üç şey sorarmış:
“Şu anda yaptığım şey gerçekten önemli mi?”
“Sevdiğim insanlara yeterince zaman ayırıyor muyum?”
“Yaşadığım anın farkında mıyım?”
Cevapları her zaman mükemmel olmazmış.
Bazen yine acele edermiş.
Bazen bir işi ertelermiş.
Bazen zamanını yanlış kullanırmış.
Ama artık hata yaptığında durup yeniden başlayabileceğini biliyormuş.
Çünkü Büyük Saat ona bir başka sır daha öğretmiş:
Zaman geri gelmez ama insan, bundan sonra zamanını nasıl kullanacağını her an yeniden seçebilir.
Saatler Kasabası’nda çocuklar yıllar boyunca Büyük Saat’in altında oyun oynamaya devam etmiş.
Bazıları kulenin konuşabildiğine inanmış.
Bazıları bunun yalnızca eski bir masal olduğunu düşünmüş.
Fakat geceleri meydan sessizleştiğinde ve herkes evine döndüğünde kulenin yanından dikkatlice geçenler bazen çok hafif bir ses duyarmış:
Tik…
Tak…
Ve ardından bir fısıltı:
“Zamanı kovalamayın çocuklar… Onu güzel şeylerle doldurun.”
Gökten üç saat düşmemiş.
Çünkü gökten saat düşerse kırılırmış!
Onun yerine üç yıldız kaymış.
Biri sevdiklerine zaman ayıranların gökyüzüne…
Biri hata yaptığında yeniden başlamayı bilenlerin yoluna…
Sonuncusu da bu masalı okurken birkaç dakika boyunca dünyanın telaşını unutanların kalbine düşmüş.
Ve masal burada bitmiş.
Büyük Saat ise hâlâ çalışıyormuş:
Tik… Tak… Tik… Tak…







