
Renklerini Unutan Gökkuşağı ve Küçük Serçe
Renklerini Unutan Gökkuşağı ve Küçük Serçe, Bir varmış, bir yokmuş…
Uzak mı uzak diyarlarda, yemyeşil tepelerin gökyüzüne uzandığı, derelerin neşeyle şarkı söylediği küçük bir köy varmış. Bu köyün adı Çiçekli Vadi’ymiş.
Çiçekli Vadi’nin bahçelerinde her mevsim başka bir çiçek açar, ağaçların dallarında rengârenk kuşlar ötermiş. Sabah olduğunda güneş tepelerin ardından yükselir, akşam olduğunda gökyüzü turuncudan pembeye, pembeden mora dönüşürmüş.
Fakat vadinin en güzel zamanı yağmurdan sonrasıymış.
Çünkü yağmur diner dinmez gökyüzünde kocaman bir gökkuşağı belirirmiş.
Köydeki çocuklar evlerinden çıkar, hayvanlar yuvalarından başlarını uzatır, herkes gökyüzündeki renkleri hayranlıkla seyredermiş.
Bu gökkuşağının bir sırrı varmış.
Onun adı Renga’ymış.
Renga sıradan bir gökkuşağı değilmiş. Gökyüzünde yaşayan, geceleri yıldızlarla sohbet eden ve yağmurdan sonra dünyayı renklendirmekle görevli sihirli bir gökkuşağıymış.
Renga yaptığı işi çok severmiş.
Ta ki o garip sabaha kadar…
Renklerini Unutan Gökkuşağı ve Küçük Serçe, Renkler Nereye Gitti?
Bir gece Çiçekli Vadi’de şiddetli bir yağmur yağmış.
Sabah olduğunda bulutlar dağılmış ve güneş ortaya çıkmış.
Herkes her zamanki gibi gökkuşağının görünmesini beklemiş.
Renga da gökyüzündeki yerine çıkmış.
Fakat büyük bir sorun varmış.
Renga’nın renkleri yokmuş!
Kırmızı gitmiş.
Turuncu kaybolmuş.
Sarı görünmüyormuş.
Yeşil, mavi ve mor da ortada yokmuş.
Gökyüzünde yalnızca soluk, renksiz bir kemer duruyormuş.
Renga kendisine bakınca korkmuş.
“Renklerim! Renklerime ne oldu?”
Ne kadar uğraşsa da renklerini geri getirememiş.
Bulutlara sormuş.
“Renklerimi gördünüz mü?”
Bulutlar başlarını sallamış.
“Hayır.”
Güneş’e sormuş.
“Belki sen biliyorsundur.”
Güneş üzgün bir sesle cevap vermiş:
“Ben ışığımı gönderdim ama renklerini senin bulman gerekiyor.”
Renga ne yapacağını bilememiş.
O sırada aşağıdaki büyük meşe ağacının dalında küçücük bir serçe oturuyormuş.
Serçenin adı Pıtırcık’mış.
Pıtırcık diğer kuşlar kadar hızlı uçamazmış. Kanatlarından biri doğduğundan beri biraz zayıfmış. Bu nedenle uzun mesafeler uçtuğunda çabuk yorulurmuş.
Diğer kuşların gökyüzünde hızla süzüldüğünü görünce bazen üzülürmüş.
“Keşke ben de onlar kadar güçlü olsaydım,” diye düşünürmüş.
Fakat Pıtırcık’ın başka kuşlarda pek bulunmayan bir özelliği varmış.
O, çevresindeki küçük ayrıntıları çok iyi fark edermiş.
Renga’nın üzgün olduğunu da ilk o anlamış.
Gökyüzüne bakıp seslenmiş:
“Hey, Gökkuşağı! Neden üzgünsün?”
Renga aşağıya bakmış.
“Renklerimi kaybettim.”
Pıtırcık biraz düşünmüş.
“Belki onları birlikte bulabiliriz.”
Renga şaşırmış.
“Sen mi?”
Pıtırcık başını sallamış.
“Küçük olabilirim ama aramayı deneyebilirim.”
Renga ilk kez biraz gülümsemiş.
“Öyleyse önce kırmızıyı bulmalıyız.”
Kırmızı Elmanın Sırrı
Pıtırcık uçmaya başlamış.
Çok geçmeden köyün elma bahçesine ulaşmış.
Bahçede yaşlı bir kadın, sepetine kırmızı elmalar topluyormuş.
Tam o sırada ağacın altında küçük bir kirpi görmüş.
Kirpi, yüksek bir dalda duran elmaya ulaşmaya çalışıyormuş.
Pıtırcık aşağıya inmiş.
“Yardım ister misin?”
Kirpi mahcup olmuş.
“Çok açım ama elmaya yetişemiyorum.”
Pıtırcık dala uçmuş ve gagasıyla elmanın sapını çekmiş.
Elma aşağıya düşmüş.
Kirpi sevinçle gülümsemiş.
“Teşekkür ederim!”
Tam o anda elmanın üzerinden minicik kırmızı bir ışık yükselmiş.
Işık gökyüzüne doğru uçmuş ve Renga’nın üzerine yerleşmiş.
Renga sevinçle bağırmış:
“Kırmızı geri geldi!”
Pıtırcık şaşırmış.
Demek renkler bir yerlerde saklanmıyormuş.
Onları ortaya çıkaran başka bir şey varmış.
İyilik.
Sarının Neşesi
Pıtırcık yoluna devam etmiş.
Bir süre sonra ayçiçekleriyle dolu geniş bir tarlaya ulaşmış.
Tarlanın kenarında küçük bir tavşan oturuyormuş.
Tavşanın adı Ponpon’muş ve çok üzgünmüş.
“Neden üzgünsün?” diye sormuş Pıtırcık.
“Arkadaşlarım oyun oynuyor ama beni çağırmadılar.”
Pıtırcık yanına oturmuş.
“Belki seni görmemişlerdir.”
“Bence beni istemiyorlar.”
Pıtırcık biraz düşünmüş.
Sonra:
“Gel, birlikte soralım,” demiş.
İkisi diğer tavşanların yanına gitmiş.
Ponpon çekinerek:
“Ben de sizinle oynayabilir miyim?” diye sormuş.
Tavşanlardan biri şaşırmış.
“Tabii! Seni evine gitti sanmıştık.”
Ponpon’un yüzü bir anda aydınlanmış.
Hep birlikte oyun oynamaya başlamışlar.
Tam o sırada ayçiçeklerinden altın sarısı bir ışık yükselmiş.
Işık gökyüzüne uçmuş.
Renga’nın sarı rengi geri gelmiş.
“Bir renk daha!” diye bağırmış Renga.
Pıtırcık artık sırrı anlamaya başlıyormuş.
Yeşilin Umudu
Öğleden sonra Pıtırcık ormanın içine girmiş.
Ormanın ortasında küçük bir fidan görmüş.
Fidanın yaprakları solmuş.
“Ne oldu sana?”
Fidan üzgünce cevap vermiş:
“Günlerdir yağmur bekliyordum. Dün yağmur yağdı ama büyük ağaçların yaprakları suyun çoğunu tuttu. Köklerime yeterince su ulaşmadı.”
Pıtırcık küçücük gagasıyla su taşıyamayacağını biliyormuş.
Ama vazgeçmemiş.
Yakındaki dereye uçmuş.
Orada kunduzlarla karşılaşmış.
“Ormandaki küçük fidanın suya ihtiyacı var,” demiş.
Kunduzlar hemen yardım etmeye karar vermiş.
Birlikte küçük bir su yolu açmışlar.
Dereden gelen su yavaşça fidanın köklerine ulaşmış.
Fidanın yaprakları yeniden doğrulmuş.
“Teşekkür ederim,” demiş.
O anda yapraklardan yemyeşil bir ışık çıkmış.
Renga’nın yeşili geri dönmüş.
Pıtırcık artık çok yorulmuş.
Kanadı ağrıyormuş.
Bir kayanın üzerine konmuş.
“Belki devam edemem,” diye düşünmüş.
Gökyüzündeki Renga ona seslenmiş:
“İstersen dinlenebiliriz.”
Pıtırcık başını kaldırmış.
“Hayır. Daha bitmedi.”
Yavaşça yeniden havalanmış.
Mavinin Paylaşımı
Akşama doğru gölün kenarına ulaşmış.
Burada iki sincap tartışıyormuş.
Ortalarında küçük bir kese dolusu fındık varmış.
“Bunlar benim!”
“Hayır, ben buldum!”
Pıtırcık yanlarına konmuş.
“Neden kavga ediyorsunuz?”
İki sincap da aynı anda konuşmaya başlamış.
Pıtırcık hiçbir şey anlamamış.
Sonunda:
“Durun!” demiş. “İkinizin de fındığa ihtiyacı varsa neden paylaşmıyorsunuz?”
Sincaplar birbirlerine bakmış.
Bir süre sessiz kalmışlar.
Sonra fındıkları ikiye bölmüşler.
Hatta birkaç tanesini kış için birlikte saklamaya karar vermişler.
Gölün üzerinden masmavi bir ışık yükselmiş.
Renga’nın mavi rengi geri gelmiş.
Renga sevinçle parlamaya başlamış.
Artık renklerinin çoğu geri dönmüştü.
Fakat Pıtırcık’ın gücü iyice azalmıştı.
En Zor Renk
Güneş batmaya yaklaşırken Pıtırcık büyük tepenin üzerine çıkmış.
Renga’ya bakmış.
“Kalan renkleri nerede bulacağız?”
Renga cevap verememiş.
O sırada güçlü bir rüzgâr çıkmış.
Pıtırcık havalanmak istemiş fakat kanadı artık onu taşımıyormuş.
Bir anda dengesini kaybetmiş.
Aşağıya doğru düşmeye başlamış.
“Pıtırcık!” diye bağırmış Renga.
Tam yere düşecekken büyük bir kartal onu kanadının üzerine almış.
Kartal yavaşça tepenin üzerine konmuş.
“İyi misin küçük dostum?”
Pıtırcık nefes nefese kalmış.
“İyiyim. Ama renkleri bulmam gerekiyor.”
Kartal gülümsemiş.
“Bugün yeterince şey yaptın.”
“Fakat gökkuşağının renkleri tamamlanmadı.”
Kartal ona dikkatlice bakmış.
“Bazen vazgeçmemek önemlidir. Ama ne zaman dinlenmen gerektiğini bilmek de önemlidir.”
Pıtırcık ilk kez bunu düşünmüş.
Belki güçlü olmak, hiç yorulmamak demek değildi.
Belki güçlü olmak, sınırlarını bilmekti.
Başını kanadının üzerine koyup biraz dinlenmiş.
Tam o sırada gökyüzünde mor bir ışık belirmiş.
Renga şaşkınlıkla:
“Mor geri geldi!” demiş.
Pıtırcık gülümsemiş.
Bu kez kimseye yardım etmemişti.
Kendisine iyi davranmayı öğrenmişti.
Son Renk
Artık yalnızca turuncu eksikti.
Güneş batmak üzereymiş.
Herkes gökyüzüne bakıyormuş.
Pıtırcık:
“Turuncuyu nasıl bulacağız?” diye sormuş.
Renga bilmiyormuş.
Kartal bilmiyormuş.
Bulutlar bilmiyormuş.
Derken güneş yavaşça ufka yaklaşmış.
Gökyüzü turuncuya dönmeye başlamış.
Pıtırcık o anda gün boyunca yaşadıklarını düşünmüş.
Kirpiye yardım etmişti.
Ponpon’u arkadaşlarına götürmüştü.
Fidan için su bulmuştu.
Sincaplara paylaşmayı hatırlatmıştı.
En sonunda da kendisine dinlenme izni vermişti.
Fakat bütün bunları renkleri kazanmak için yapmamıştı.
Sadece yapılması gerekenin bu olduğunu düşündüğü için yapmıştı.
Pıtırcık gökyüzüne bakıp şöyle demiş:
“Sanırım renklerin neden kaybolduğunu anladım.”
Renga merakla sormuş:
“Neden?”
“Belki de insanlar ve hayvanlar renkleri yalnızca gözleriyle görmeye başlamıştı. Oysa gerçek renkler yaptığımız güzel şeylerin içinde saklı.”
O anda güneşin son ışığı Pıtırcık’ın küçük kanatlarına vurmuş.
Gökyüzünde sıcacık turuncu bir ışık belirmiş.
Işık yükselmiş.
Renga’nın son eksik rengini de doldurmuş.
Ve bir anda…
Gökyüzünde bugüne kadar görülmüş en parlak gökkuşağı ortaya çıkmış.
Kırmızı iyiliğin sıcaklığı gibi parlıyormuş.
Sarı neşe gibi ışıldıyormuş.
Yeşil umut gibi canlıymış.
Mavi paylaşmanın huzuru gibi sakinmiş.
Mor insanın kendisine gösterdiği şefkat kadar yumuşakmış.
Turuncu ise bütün güzel davranışların bıraktığı sıcaklık gibi gökyüzünü kaplamış.
Renga aşağıya seslenmiş:
“Teşekkür ederim, Pıtırcık!”
Küçük serçe başını kaldırmış.
“Ben sadece yardım ettim.”
“Hayır,” demiş Renga. “Sen bana renklerin nereden geldiğini hatırlattın.”
Küçük Bir Serçenin Büyük Sırrı
Ertesi sabah Pıtırcık yine meşe ağacındaki yuvasından çıkmış.
Diğer kuşlar hızla gökyüzüne yükselmiş.
Eskiden olsa onları izleyip üzülürdü.
Ama bu kez gülümsemiş.
Çünkü artık başka kuşlar gibi uçmak zorunda olmadığını biliyormuş.
Kendi kanatlarının yapabildiği şeyler de çok değerliymiş.
Belki en hızlı kuş değildi.
Belki en yükseğe de uçamıyordu.
Ama iyi dinliyordu.
Dikkatli bakıyordu.
Yardım etmekten vazgeçmiyordu.
Ve gerektiğinde dinlenmeyi öğrenmişti.
O günden sonra Çiçekli Vadi’de yağmur yağdığında herkes gökyüzüne bakarmış.
Renga bütün renkleriyle ortaya çıkarmış.
Çocuklar gökkuşağını görünce sevinçle koşarmış.
Hayvanlar başlarını gökyüzüne kaldırırmış.
Pıtırcık ise meşe ağacının dalında sessizce gülümsermiş.
Çünkü o, gökkuşağının gerçek sırrını biliyormuş:
Dünyayı güzel yapan renkler yalnızca gökyüzünde değilmiş.
Bir arkadaşın uzattığı elde…
Paylaşılan küçücük bir lokmada…
Üzgün birine söylenen güzel bir sözde…
Yardıma ihtiyacı olan birine ayrılan zamanda…
Ve insanın kendisine gösterdiği sevgide de renkler varmış.
O günden sonra Çiçekli Vadi’de şöyle bir söz söylenmeye başlamış:
“Dünyanın renginin azaldığını düşünüyorsan, bir iyilik yap. Çünkü bazen küçücük bir iyilik bile kocaman bir gökkuşağının eksik rengini tamamlar.”
Pıtırcık uzun yıllar boyunca Çiçekli Vadi’de yaşamış.
Onu tanıyan yavru kuşlara da hep aynı şeyi anlatmış:
“Küçük olman, küçük şeyler yapabileceğin anlamına gelmez.”
Geceleri yıldızlar parlamış, sabahları güneş doğmuş, yağmurlar yağmış ve ardından Renga yeniden gökyüzüne çıkmış.
Ama artık hiçbir zaman renklerini unutmamış.
Çünkü aşağıdaki küçük serçeye her baktığında iyiliğin, paylaşmanın, umudun ve sevginin renklerini yeniden hatırlamış.
Gökten üç renkli tüy düşmüş.
Biri başkalarına yardım eden çocukların başına…
Biri sahip olduklarını paylaşmayı bilenlerin omzuna…
Sonuncusu da kendisini başkalarıyla karşılaştırmadan kendi güzelliğini görebilenlerin kalbine düşmüş.
Ve masal burada bitmiş.
Ama Pıtırcık’ın gökyüzüne bıraktığı renkler, hiç kaybolmamış.







