
Rüyaları Saklayan Gizemli Sandık
Bir varmış, bir yokmuş… Gizemli Bir sandık varmış , Dağların arasından kıvrılarak geçen küçük bir nehrin kıyısında, kırmızı çatılı evleri ve taş sokaklarıyla ünlü Şirinlik adında bir kasaba varmış.
Bu kasabada on yaşında Duru adında meraklı bir kız yaşarmış.
Duru’nun en sevdiği şey hayal kurmakmış.
Gökyüzündeki bulutlara bakar, bazen onları dev gemilere benzetirmiş.
Kâğıttan evler yapar, içinde kimlerin yaşayacağını düşünürmüş.
Bahçedeki karıncaları izlerken onların yer altında kocaman bir şehir kurduğunu hayal edermiş.
Geceleri ise yatağına uzanıp:
“Acaba bu gece nasıl bir rüya göreceğim?” diye düşünürmüş.
Çünkü Duru’ya göre rüyalar, uyurken açılan gizli kapılarmış.
Fakat bir gece kasabada çok tuhaf bir şey olmuş.
Şirinlik’te yaşayan herkes aynı anda rüya görmeyi bırakmış.
Rüyasız İlk Gece
Duru sabah uyandığında hemen annesine koşmuş.
“Anne, dün gece hiç rüya görmedim!”
Annesi kahvaltıyı hazırlarken:
“Bazen gördüğümüz rüyaları hatırlamayız,” demiş.
Ama babası masadan seslenmiş:
“İlginç. Ben de hiçbir şey hatırlamıyorum.”
Duru okula gittiğinde arkadaşlarına sormuş.
“Dün gece rüya gören oldu mu?”
Sınıfta herkes başını iki yana sallamış.
Efe:
“Ben her gece uçtuğumu görürdüm. Bu gece hiçbir şey yoktu,” demiş.
Selin:
“Ben konuşan kedimi görürdüm.”
Arda:
“Ben futbol oynadığımı görüyordum.”
Öğretmenleri bile şaşırmış.
“Ben de uzun zamandır ilk kez rüyasız uyandım.”
Duru bunun tesadüf olmadığına karar vermiş.
Bir şey olmuştu.
Ama ne?
Büyükannenin Tavan Arası
Okul çıkışında Duru büyükannesinin evine gitmiş.
Büyükannesi eski hikâyeleri çok severmiş.
Duru olanları anlatmış.
“Büyükanne, bütün kasaba nasıl aynı gece rüya görmez?”
Büyükannesi örgüsünü bırakmış.
Bir süre düşünmüş.
Sonra:
“Belki de eski hikâye doğruymuş,” demiş.
“Hangi hikâye?”
“Rüya Sandığı’nın hikâyesi.”
Duru’nun gözleri büyümüş.
“Rüya Sandığı mı?”
Büyükannesi tavan arasını göstermiş.
“Gel.”
Birlikte eski merdivenlerden yukarı çıkmışlar.
Tavan arasında sandalyeler, kitaplar, eski oyuncaklar ve tozlu kutular varmış.
Büyükannesi raflardan kalın, mor kaplı bir kitap çıkarmış.
Kitabın kapağında altın renkli bir Ay resmi bulunuyormuş.
Sayfaları çevirmiş.
Sonunda bir sandık resmi çıkmış.
Altında şöyle yazıyormuş:
İnsanların unuttuğu rüyalar bir gün sandığa dönüşür. Sandık dolduğunda yeni rüyalar için yer kalmaz.
Duru kaşlarını çatmış.
“İnsanlar rüyalarını nasıl unutur?”
Büyükannesi:
“Belki de burada uyurken gördüğümüz rüyalardan değil, uyanıkken kurduğumuz hayallerden söz ediliyordur,” demiş.
Ormandaki Işık
Kitapta Rüya Sandığı’nın nerede olduğu yazmıyormuş.
Yalnızca küçük bir ipucu varmış:
Ay’ın yere en yakın göründüğü yerde, unutulan hayaller seni bekler.
Duru bunu bütün akşam düşünmüş.
Gece olduğunda penceresinden dışarı bakmış.
Dolunay gökyüzünde parlıyormuş.
Kasabanın arkasındaki ormanda küçük bir tepe varmış.
Ay tam tepenin üzerinde görünüyormuş.
“Buldum!”
Duru büyükannesine haber vermiş.
Büyükannesi onun tek başına gece ormana gitmesine izin vermemiş.
Birlikte tepeye doğru yola çıkmışlar.
Ormanın kenarına geldiklerinde ağaçların arasında mor bir ışık belirmiş.
Işığı takip etmişler.
Sonunda yosunlarla kaplı eski bir kulübeye ulaşmışlar.
Kapı kendiliğinden:
Gııııc…
diye açılmış.
Gizemli Sandık
Kulübenin içinde neredeyse hiçbir şey yokmuş.
Ortada yalnızca büyük, lacivert bir sandık duruyormuş.
Üzerinde yıldızlar, Aylar ve bulutlar çiziliymiş.
Duru yaklaşmış.
“Bu olmalı.”
Sandığı açmaya çalışmış.
Açılmamış.
Üzerinde kilit de yokmuş.
Büyükannesi kapağın üzerindeki küçük yazıyı göstermiş:
Beni açmak isteyen önce unuttuğu hayali hatırlasın.
Duru düşünmüş.
“Ben hangi hayalimi unuttum?”
Bir süre cevap bulamamış.
Sonra küçükken yaptığı resimleri hatırlamış.
Beş yaşındayken sürekli kitaplar çizermiş.
Kendi hikâyelerini yazmak istermiş.
Son zamanlarda ise:
“Ben güzel yazamam.”
“Kim benim hikâyemi okusun?”
diye düşünüp bunu bırakmıştı.
Duru yavaşça:
“Ben bir gün kendi masal kitabımı yazmak istiyordum,” demiş.
Sandıktan:
Klik!
diye bir ses gelmiş.
Kapak açılmış.
Sandığın İçindeki Dünyalar
Duru kapağı kaldırınca içinden yüzlerce renkli ışık yükselmiş.
Kırmızı…
Mavi…
Mor…
Sarı…
Yeşil…
Her ışığın içinde küçük görüntüler varmış.
Birinde küçük bir çocuk uçak kullanıyormuş.
Bir diğerinde yaşlı bir adam keman çalıyormuş.
Başka bir ışığın içinde genç bir kadın çiçeklerle dolu bir bahçe kuruyormuş.
Duru şaşkınlıkla:
“Bunlar ne?”
Büyükannesi fısıldamış:
“Unutulan hayaller.”
Tam o sırada sandığın içinden ince bir ses gelmiş:
“Çok ağır…”
Duru eğilmiş.
Sandığın dibinde küçücük, mor renkli bir yaratık varmış.
Başında gece takkesi, sırtında yıldız biçimli kanatları bulunuyormuş.
“Sen kimsin?”
“Ben Rüya Bekçisi Mimo.”
“Bütün rüyaları sen mi aldın?”
Mimo üzgünce başını sallamış.
“Ben almadım. İnsanlar bıraktı.”
Unutulan Hayaller
Mimo sandığın içinden çıkmış.
“Her insanın uyanıkken kurduğu hayallerden küçük bir ışık doğar,” demiş.
“Sonra?”
“Bir insan hayalinden vazgeçtiğinde ışık buraya gelir.”
Duru sandığın ne kadar dolu olduğuna bakmış.
“Bu kadar insan mı vazgeçti?”
Mimo başını sallamış.
“Biri resim yapmayı bırakmış çünkü başkasının resmi daha güzelmiş.”
“Biri şarkı söylemekten vazgeçmiş çünkü birisi sesine gülmüş.”
“Biri yeni bir şey öğrenmek istemiş ama zor olduğunu düşünmüş.”
“Biri büyüdüğünde yapmak istediği şeyi unutmuş.”
“Sandık sonunda doldu.”
“Peki bunun gece gördüğümüz rüyalarla ne ilgisi var?”
Mimo gülümsemiş.
“Hayal kurmaya hiç yer kalmayınca gecelerin renkleri de solmaya başladı.”
Duru sandığa bakmış.
“Bunları sahiplerine geri vermeliyiz.”
“Evet. Ama kimin hayalinin kime ait olduğunu bulmamız gerekiyor.”
İlk Rüya
Sandıktan kırmızı bir ışık yükselmiş.
İçinde küçük bir kız bale yapıyormuş.
Duru görüntüye dikkatlice bakmış.
Kızın arkasında kasabanın fırını görünüyormuş.
“Bu Fırıncı Leyla Teyze olabilir!”
Hemen kasabaya dönmüşler.
Leyla Teyze sabah erkenden dükkânını açıyormuş.
Duru:
“Çocukken dans etmek ister miydiniz?” diye sormuş.
Leyla Teyze şaşırmış.
“Bunu nereden biliyorsun?”
Kırmızı ışık bir anda Leyla Teyze’nin etrafında dönmüş.
Leyla Teyze gülümsemiş.
“Ben küçükken dans etmeye bayılırdım.”
“Neden bıraktınız?”
“Büyüyünce zamanım olmadığını düşündüm.”
Duru:
“Yeniden başlamak için çok mu geç?”
Leyla Teyze bir an durmuş.
Sonra dükkânın ortasında küçük bir dönüş yapmış.
Herkes gülmüş.
Kırmızı ışık parlayıp gökyüzüne yükselmiş.
Kasabanın Hayalleri
Duru, büyükannesi ve Mimo gün boyunca hayalleri sahiplerine ulaştırmış.
Mavi ışık marangoz Hasan Amca’nınmış.
Hasan Amca gençken gemi maketleri yapmak istiyormuş.
Yeşil ışık öğretmenlerininmiş.
Öğretmenleri yıllardır çocuklar için bir doğa kulübü kurmayı hayal ediyormuş.
Sarı ışık Efe’ninmiş.
Efe büyüdüğünde pilot olmak istiyor ama son zamanlarda uçaklardan korktuğu için bu hayalinden vazgeçmeyi düşünüyormuş.
Mimo ona:
“Korkmak hayalinden vazgeçmen gerektiği anlamına gelmez. Belki önce onu tanıman gerekir,” demiş.
Efe yeniden uçaklarla ilgili kitap okumaya karar vermiş.
Her hayal sahibini buldukça sandık biraz daha hafifliyormuş.
Duru’nun Işığı
Sonunda sandıkta yalnızca tek ışık kalmış.
Mor renkliymiş.
Duru elini uzattığında ışık doğrudan avucuna gelmiş.
İçinde küçük bir kız masa başında hikâye yazıyormuş.
Duru hemen anlamış.
“Bu benim.”
Mimo başını sallamış.
“Masal kitabın.”
Duru üzgünce:
“Belki gerçekten iyi yazamam.”
Mimo:
“İlk hikâyenin çok güzel olması gerekmiyor.”
“Ya kimse okumazsa?”
“Bir hayali değerli yapan herkesin onu beğenmesi değildir.”
“Peki nedir?”
“Senin onu denemeye değer bulmandır.”
Duru mor ışığı kalbinin üzerine koymuş.
Işık kaybolmuş.
O anda sandık tamamen boşalmış.
Rüyaların Geri Dönüşü
Sandığın dibinde altın renkli küçücük bir yıldız belirmiş.
Mimo yıldızı almış.
“Şimdi gece rüyalarını geri getirebiliriz.”
Yıldızı gökyüzüne fırlatmış.
Yıldız yükseldikçe çoğalmış.
Bir olmuş iki…
İki olmuş yüz…
Yüz olmuş bin…
Şirinlik kasabasının üzerinde binlerce küçük ışık dolaşmaya başlamış.
O gece herkes uyuduğunda rüyalar geri dönmüş.
Efe bulutların üzerinde uçtuğunu görmüş.
Selin konuşan kedisiyle yeniden karşılaşmış.
Leyla Teyze rengârenk bir sahnede dans etmiş.
Hasan Amca kocaman bir gemi yapmış.
Duru ise rüyasında elinde bir kitap tutuyormuş.
Kitabın kapağında şöyle yazıyormuş:
Duru’nun Masalları
Sabah uyandığında hemen yatağından kalkmış.
Masasına oturmuş.
Boş bir defter açmış.
İlk sayfaya:
“Bir varmış, bir yokmuş…”
diye yazmış.
Rüyaları Saklayan Gizemli Sandık, Her Hayal Gerçekleşir mi?
Duru birkaç gün sonra Mimo’yu yeniden görmek istemiş.
Ormandaki kulübeye gitmiş.
Ama kulübe yokmuş.
Yalnızca büyük bir ağaç varmış.
Ağacın dalında küçük bir not sallanıyormuş:
Hayallerin hepsi gerçekleşmeyebilir. Ama denemediğin bir hayalin nereye ulaşacağını asla öğrenemezsin.
Duru notu cebine koymuş.
Bu cümleyi uzun süre düşünmüş.
Çünkü hayal kurmanın her istediğinin mutlaka gerçekleşeceği anlamına gelmediğini anlamıştı.
Bazen insan bir şeyi dener ve fikrini değiştirirmiş.
Bazen başka bir hayal bulurmuş.
Bazen başarısız olur ve yeniden denemek istermiş.
Bazen de hayal ettiği yere giderken hiç düşünmediği başka güzel bir yol keşfedermiş.
Önemli olan kendi hayallerine küçümseyerek bakmamakmış.
Başkalarının hayalleriyle de alay etmemekmiş.
Duru’nun İlk Masalı
Aylar geçmiş.
Duru defterini hikâyelerle doldurmuş.
İlk masalı pek güzel olmamış.
İkincisinde bazı yerleri unutmuş.
Üçüncüsünün sonunu beğenmemiş.
Ama yazmaya devam etmiş.
Bir gün okulda öğretmeni:
“Kim yazdığı bir şeyi sınıfta okumak ister?” diye sormuş.
Duru’nun kalbi hızlanmış.
Elini kaldırmak istemiş ama utanmış.
Sonra mor ışığını hatırlamış.
Yavaşça elini kaldırmış.
“Ben okuyabilirim.”
Tahtanın önüne çıkmış.
Sesi ilk başta titremiş.
Ama okumaya devam etmiş.
Masal bittiğinde sınıf arkadaşları alkışlamış.
Duru’nun en çok hoşuna giden ise alkışlar olmamış.
Başladığı bir şeyi tamamlayabilmiş olmasıymış.
Gizemli Sandığın Yeni Görevi
Yıllar sonra Duru büyümüş.
Gerçekten kitaplar yazmaya başlamış.
Ama çalışma masasının üzerinde her zaman küçük, lacivert bir kutu bulundurmuş.
Kutunun üzerine:
UNUTMAK İSTEMEDİĞİM HAYALLER
yazmış.
Aklına yeni bir hayal geldiğinde küçük bir kâğıda yazıp kutuya atarmış.
Bazılarını gerçekleştirmiş.
Bazılarını gerçekleştirememiş.
Bazılarından vazgeçmiş.
Bazıları ise zamanla değişmiş.
Ama hiçbirini utanılacak bir şey gibi görmemiş.
Bir gün küçük bir çocuk ona:
“Büyüyünce astronot ve ressam ve aşçı olabilir miyim?” diye sormuş.
Duru gülmüş.
“Belki hepsi olursun, belki birini seçersin, belki de büyüyünce şu anda hiç bilmediğin başka bir şeyi seversin.”
“Peki hangisini hayal etmeliyim?”
“Hepsini.”
Çocuk şaşırmış.
“Hepsini mi?”
“Hayal kurarken seçim yapmak zorunda değilsin. Seçmek için önünde uzun zaman var.”
O gece Duru penceresinden Ay’a bakmış.
Uzakta, ormanın üzerinde küçücük mor bir ışık görmüş.
Bir anlığına Mimo’nun yıldız biçimli kanatlarını seçtiğini düşünmüş.
Sonra ışık kaybolmuş.
Duru gülümsemiş.
Belki Rüya Sandığı başka bir kasabaya gitmişti.
Belki başka çocukların unuttuğu hayalleri topluyordu.
Ya da belki artık sandığa hiç gerek kalmamıştı.
Çünkü Şirinlik’teki çocuklar önemli bir şeyi öğrenmişti:
Bir arkadaşınız size hayalini anlattığında ona gülmemek…
“Sen yapamazsın,” dememek…
Kendi hayallerinizi başkalarının başarılarıyla ölçmemek…
Ve henüz başaramadığınız bir şey için kendinize biraz zaman vermek gerekiyormuş.
Çünkü küçücük bir hayal bazen yıllar sonra kocaman bir yolculuğun ilk adımı olabilirmiş.
Gökten üç rüya düşmüş.
Biri hayal kurmaktan vazgeçmeyenlerin yastığına…
Biri arkadaşlarının hayallerine saygı gösterenlerin avucuna…
Sonuncusu ise bugün yapamadığı bir şeyi yarın yeniden denemeye karar veren bütün çocukların kalbine düşmüş.
Ve masal burada bitmiş.
Ama kim bilir…
Belki bu gece uyuduğunuzda Rüya Bekçisi Mimo sizin rüyanıza da küçücük bir yıldız bırakır.






